En Çok Kim Bilir?

(En Çok Kim Bilir?; Edebî Zemin Dergisi, Sayı 2, Mart 2009, sf.6-7)

Çoğumuzun aşina olduğu bir sual vardır: Çok okuyan mı bilir yoksa çok gezen mi? Aslında ikisinin de bildiği bilinmekle beraber, daha çok kimin bildiği bilinmek istenir burada. Ortaokul ve lise çağlarında münazara takımlarındayken ikisini de savunmuştum. Şimdilerde tekrar düşündüm hangisinin daha çok bileceğini. Hâlâ kararsızım. Lâkin ‘en çok bilen’i bildiğimi biliyorum. (Bilmek kelimesini fazlaca kullandığımı da biliyorum).

Okumayı seven bir millet olduğumuzu iddia etmek, ancak yurtdışında kötü intibaları yıkmak maksadıyla caizdir. Aksi takdirde yalan sınıfına müdahil olacaktır. Bu düşük okuma alışkanlığı oranı içerisinde, diğerlerine nazaran en fazla okunan tür günlük gazetedir. Ona da haber başlıklarında seksek oynayarak başlar, puntosu büyük haberleri okuyarak devam eder ve onu arka kapak güzeliyle kapatır; sofra bezi vazifesi için kenarda bekletiriz.

Çok gezen bir millet miyiz? Konu komşu ve akraba gezileri bu kastettiğimiz geziden sayılsaydı, ev hanımları âlim olurdu herhâlde. Demek ki gezmekten kasıt, farklı kültürler ve coğrafyalar tanımak. Geniş bir tecessüsle temaşa etmek. Hülâsa gerek ekonomik seviye gerekse ulaşım problemi olsun bizim milletimiz çok gezen bir millet de değil.

Peki, kimmiş bu en çok bilen? Kim olacak canım, bittabi televizyon seyredenler. “Hadi canım oradan!” demeyin, size televizyondan nasıl istifade edilir, anlatayım.

Fırıldak gibi dönüp “güm” efektiyle ekrana oturtulan yazılarla beraber abuk sabuk lâfların edildiği magazin programlarından, koca göbekli amcalarımızın yörelerine has şiveleriyle bağırdıkları eğlence programlarından, bir avuç ruh hastasını 24 saat kayıt altına alıp kavga ettiren teşhirci programlardan, kimin ne söylediğinden ziyade jürinin aptalca muhaveresi için seyredilen şarkı yarışmalarından ilh… bilgiye yönelik olmayan programlardan bahsetmeyeceğim. (bahsettim aslında ya, her neyse). Bilgi almak gayesiyle seyredilenlere göz atalım.

Ana Haber bültenlerinin takip edilme oranı bir hayli yüksektir. Tam akşamın başlangıcında, gün boyu yaşanan mühim olaylardan bir kesit sunması için bekleriz. Lâkin haber programlarında herhangi bir ciddiyetin mevcut olmadığını söylesek yalan olmaz. Mesela şimdilerde o soğuk TRT haberlerini unutturmak ve dizi seyrediyormuş psikolojisi vermek isteyen bu programlar haber arasına reklam alıyorlar. Hatta o kadar ince düşünceliler ki, zeka kapasitesi düşük insanların, kendilerini kaale alınmadığını düşünmemeleri için ,ki bunu düşünecek kapasite olsa zekaları düşük olmaz ya, onlara da hitaben aynı cümleleri birkaç defa tekrarlarlar. Soğuk hava gelecek olsa kar altında donanlar, sıcak hava gelecek olsa güneş altında yananlar gösterilerek halkımızı her türlü felâkete hazırlarlar. Son zamanlarda yine haberlerin kalitesine göre değil de haberi kimin sunduğuna göre kıymet verilen haber programlarının magazinsel yönünün ağır bastığını da unutmamak lâzım.

Herkesin uyuduğu saatlere konan açık oturum ve tartışma programları vardır. Gaye beyin jimnastiği yapmak, muhalif fikirler eşliğinde bilgi sahibi olmaktır. Uykusundan feragat edenler birbirine söz hakkı tanımayan, bağrışan ve televizyon karşısında olmasa birbirlerini kesme ihtimali varmış gibi asabileşen bu vatandaşların konuşması bittiğinde, belki bu sefer verim alırım umuduyla seyretmeye başladıkları ve bir neticeye varamadıkları bir program için boşu boşuna uykusuz kaldıklarına üzülürler. Çünkü orada bulunan grup, tartışmak ismi altında egosunu tatmin etmek için fırsat elde ettiğini düşünen insanlardan mürekkeptir.

Düşünce programları vardır bir de. Açık oturumdaki gibi enaniyet savaşları yoktur burada. Sunucu, biricik konuğuna sualler yöneltir. Konuk, rakibi olmadığı için gayet mutludur. Bilgiye aç olan insanımız da “Engel kalmadı.” diyerek umutlanır. Ama bilginin önünde hep bir engel mevcuttur: RTÜK. Ya düşünce suçuyla demir parmaklıkları yalamak istemeyen mütefekkirimiz (!) alengirli cümleler kurar; yahut cesaret edip konuşur ama her bir harfi itinayla “bip”lenir.

RTÜK demişken ve televizyon mevzusu üzerinden giderken, kuruma yönelik iki üç kelâm etmek isterim. Nedense bu kurum, pullandırılan sigaraya gösterilen hassasiyeti içki, seks ve cinayet sahnelerinde göstermez. Yahut Kemal Sunal’ın “eşoleşek” repliklerini “bip” lerken, herhangi bir Hollywood yapımında geçen, “O fıstığı becermek istiyorum James.” türünden bir repliğe dokunmaz. İlginç.

Bilgi edinip seyrettiğiniz ama istifade edemediğiniz sair neler var, özetle değinelim: Parayı verenin düdüğünün çalındığı kültür-sanat programları; kısm-ı küllisini muhtemelen ertesi gün unutacağınız porsiyon bilgiler veren bilgi yarışmaları; sunucunun, programın yarısını yöresel yemekleri midesine indirerek, diğer yarısını ise kötü espriler yaparak hazırladığı gezi programları…
Velhasılıkelâm bu âmillere dikkat-i nazar buyrulduğunda en çok televizyon seyredenin bildiğinden kuşku yok. Bilir de; ne bilir? Orası muamma.

Hiç yorum yok :