Hikâye mi Öykü mü?

(Hikâye mi Öykü mü; Umran Dergisi, Sayı 182, Ekim 2009, sf.81-83)


Bu konuyu kaleme alma sebebim Ömer Lekesiz’in “Hikâye’ye Sahip Çıkmalıyız”1 adlı yazısıdır. Yazıdan bir alıntı yapalım, “Arapça kelimedir diye dilimizden kovmak için yerine ‘öykü’ tanımını uydurduğumuz ama gerçek anlamıyla öykü tanımının çok çok fevkinde derin ve yaygın bir anlama sahip olan hikâye kavramına yeniden sahip çıkmamız gerekiyor”. Lekesiz’in bu yazısını, bir pişmanlığın dile getirilmesi olarak yorumlayabilir miyiz? Zira kendisinin “öykü” kelimesinin üzerine basa basa duranlardan ve “hikâye”yi kullanmayanlardan birisi olduğunu biliyoruz. “Yeni Türk Edebiyatında Öykü” adlı 5 ciltlik hikâye antolojisi olarak neşrettiği hayırlı çalışmasının ismine baktığımızda bu aşikârdır. Kendi yazdıkları hikâyeleri, “hikâye” diye belirten yazarların metinleri dahi Lekesiz tarafından ısrarla “öykü” olarak tanımlanmıştır. O hâlde yapmamız gereken nedir? Bu hususta düşünebilmek için evvelâ kısaca eski ve yeni kelimelerden bahsetmemiz gerekir.


Eski ve Yeni Kelimeler

1932 yılında kurulan Türk Dili Tetkik Cemiyeti, şimdiki adıyla Türk Dil Kurumu, Arapça ve Farsça kökenli diye “kelime atmak” ve yerine “uydurmak” politikasından 1935 yılında vazgeçse de 1960 yılında tekrar atağa geçmiş ve 1980’lere kadar birçok kelime uydurmuştur. Bu uydurmak faaliyeti; bazen kullanılmayan Türkçe kelimeleri tekrar canlandırmakla, bazen öztürkçe köklerden yeni kelimeler türetilmek suretiyle, bazen ise tamamen uydurmayla halkın beğenisine sunulmuştur. Bu kelimelerden bazıları benimsenmiş, bazıları benimsenmemiştir. Bazıları ise eskisinin yanında kullanılmaya başlanmıştır.

AŞAĞIDAKİ BAĞLANTIDAN YAZININ DEVAMINI OKUYABİLİR VEYA YAZIYI İNDİREBİLİRSİNİZ:

1 yorum :

e-posta: dedi ki...

Ömer Lekesiz'in bu eleştirime cevaben yazdığı köşe yazısı:

http://yenisafak.com.tr/yazarlar/default.aspx?i=19115&y=OmerLekesiz